ADD KEŞAN ŞUBESİ
 
 
  ATATÜRK İLKELERİ
 

  

 ANA SAYFA

Büyük Nutuk
Şubeden Duyurular
Çalışmalarımız
Eğitim Bursu
Atatürk Albümü
Fotolarla Şubemiz
Keşan Fotoğrafları
Atatürk'ün Hayatı
Devrim Tarihi
Atatürk Diyor ki
Anılarla Atatürk
Gizli Mektup
Neler Dediler
Yerel Basından

 


1)LAİKLİK :

Atatürk son derece hoşgörülü bir insandı. Ama ödün vermediği tek konu laiklik idi. Laiklik en genel tanımı ile din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır. Toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime dayandırılmasıdır. Toplumun din adına ve binlerce yıl önce konmuş, o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara yönetilme zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aklın iman karşısında özgürleşmesidir.
Laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit koşullarda aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanınmayan bir toplum düzenidir. 
Laiklik dinin kendisine değil, din adına baskı ve zorbalığın devre dışı bırakılmasıdır.
Laiklik uzun bir evrim sonunda doğmuştur.
İki nedenle 
1- Değişen koşulların yarattığı sorunlara, akıla ve bilime dayalı uygun çözümler üretebilmek.
2- Farklı inançtan toplum kesimlerinin , bir arada ve barış içinde yaşayabilmelerini kolaylaştırmak.
Tarih dinsel kökenli isyanlarla, savaşlarla yada kıyımlarla doludur. Bunlara Hıristiyan ve Müslüman dünyasında sıkça rastlanabilir. 
Atatürk neden en çok laiklik konusunda duyarlıydı ? Çünkü, laiklik devletçilik dışındaki diğer ilkelerin ön koşulları içerisinde yer alır. Demokrasinin ön koşuludur, laiklik olmadan gerçek bir düşünce özgürlüğü olamaz, gerçek özgür bir seçimde milliyetçiliğin ön koşuludur, çünkü laikliğin olmadığı bir yerde önem taşıyan öğe ulus değil, insanların oluşturduğu ümmettir. 
Devrimciliğin ön koşuludur, çünkü laikliği kabul etmemiş bir toplumda, bilimin ve çağın gerisinde kalmış kurumları değiştirmenin tartışması bile yapılamaz. 
Halkçılığın ön koşuludur, çünkü bir din devletinde halkın istekleri değil, dinsel seçkinlerin düşünceleri önemlidir. 
Laiklik karşıtı yönetimler, genellikle çoğunluk dinine dayalı azınlık diktasıdır.
Tarihte her devrim din ile değil ama, din adına eski düzeni savunan, eski düzenin güçleri ile bütünleşmiş olan dinci güçler ile karşı karşıya gelmiştir. Bu güçler kendilerini etkisini azaltacak her girişimi dinsizlik olarak nitelemekten çekinmezler. Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal ve arkadaşlarına idam fermanı çıkaran bu tür din adamları ile beraber olan padişahtır.
Atatürk’ün din hakkında söyledikleri ;
"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din Allah ile kul arasındaki bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir. Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. Hangi şey ki, akla mantığa , halkın menfaatlerine uygundur ; biliniz ki o bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı."
Atatürk İslam dininin zamanda yorumlar, boş inançlar, adetler ve geleneklerle özünden uzaklaştığına inanıyordu.
"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için Kuran Türkçe okunmalıdır. Türk Kuranın arkasında koşuyor ama onun ne dediğini bilmiyor, anlamıyor. Benim maksadım, arkasında koştuğu kitapta ne olduğunu Türk anlasın."

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Atatürk laiklik anlayışını kendi el yazısı ile kaleme aldığı Medeni Bilgiler kitabında iki öğeye dayatıyordu. 
1- Sadece din ve devlet işlerinin değil , dininde siyasetten ayrılması.
2- Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinimlerine göre yapılması.
Atatürk’ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Ve "Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir." Özdeyişleri de onun laiklik anlayışının uzantılarıdır. 

2)ULUSÇULUK 

Çağdaş anlamda ulusçuluk, feodal düzenden çıkılırken doğmuştur. Kapalı görsel tarım ekonomilerinden, ulusal pazar ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti. Biz duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara kadar genişledi. Ulusal diller oluştu. Ortak dil ve aynı yurdu paylaşmanın bilinci , giderek ulusal kültürü doğurdu. Ve ulusal kültürde ulusu yarattı. Bu oluşum içinde ne ırk ne dinin doğrudan bir rolü olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğunun içinde milliyetçilik çok geç gelişti. Ümmet ön plandaydı.
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile "Önce Müslüman’ım, sonra Osmanlı, sonra Türk’üm" diyordu.
Batı Avrupa’da toplumsal ekonomik gelişmeler sonucu önce ulus olgusu, sonra o ulusa uygun ulusal bir devletin yaratılması açısından, ulusçu ideoloji işlev görmüştür. Türkiye’de ise durum tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntısı üzerinde yeni bir devlet kuruldu, sonra bu devlet ulusu yaratmaya çalıştı.
Kemalizm’in Ulusçuluk ilkesi hangi gereksinimleri karşılıyordu? Bağımsızlık ve çağdaşlaşmak. Bağımsızlığını kazanmayan bir toplum, kendi iç dinamiklerini geliştiremezdi. Ne olanaklarının tümünü kendi iç gereksinimleri için kullanabilir. kendi çıkarlarını dış güçlerinin çıkarlarının önüne geçirebilirdi. Öyleyse ilk aşama bağımsızlıktı. Atatürk bağımsızlığı sadece siyasal bağımsızlık olarak anlamıyor tam bağımsızlığı savunuyordu. Ekonomik bağımsızlığına sahip olmayan bir toplum siyasal açıdan da tam bağımsız olamazdı.
Şöyle diyordu "Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette siyasi, mali, iktisadi, askeri, kültürel ve benzeri her hususta tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir."
Kemalist ulusçuluğun dışa yönelik hedefi , çağdaş uluslar topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmaktı. Mustafa Kemal, nasıl kendi ulusu için eşitlik istiyorsa, tüm uluslar içinde eşitliği savunuyordu. Saldırgan değil barışçı, başka ulusları egemenlik altına almayı değil özgürleştirmeye yönelik bir ulusçuluk anlayışına sahipti. "Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanların düşmanı olanların düşmanıyız." Demekteydi. Türk yurttaşı önce kendi ulusunun varlığı ve mutluluğu için çalışmalı, ama aynı zamanda başka ulusların barış içinde gelişmesinden de yana olmalıydı. "Yurtta barış dünyada barış" sözü Kemalist ulusçuluğun özünü gayet iyi yansıtır.
Atatürk insancıl ve evrensel bir ulusçuluk anlayışına sahipti. İnsanlığa şöyle bir gelecek vaat ediyordu ."Sömürgecilik ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yarlerine , uluslar arasında hiçbir renk , din , soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve işbirliği çağı egemen olacaktır."
( Unesco kararı sy. 38 )
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus yaratmak idi. Ve Atatürk’ün insanlar arasında renk, din ve soy farkı gözetmemek anlayışı, onun ulus anlayışına elbette yansıyacaktı. O anlayışta ne ırka yer vardır nede dine.
Bir ulusu var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak dil ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış ulusların doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor, aynı zamanda Anadolu gerçeğine uygun düşüyordu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk’lerin sayısı, o tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde onu kadardı. Sultan Orhan’dan sonra Osmanlı Padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla evlenmişlerdi. Yani padişahların çoğunun annesi Türk değildi. Anadolu insanı bin yıl boyunca öylesine karışmıştı ki, kimin safkan hangi kökenden olduğunu belirlemek çok zordu. Ve zaten böyle bir belirlemenin de anlamı yoktu.
Bugün Iraklı da Arap’tır, Cezayirlide. Yani ikisi de aynı ırktandır. Ama aynı ulus değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak alışkanlığına sahip değillerdir. Ama Cezayirli Arap’la Cezayirli Berberi aynı ulustandır.
Atatürk Anadolu’nun bütün kültürüne sahip çıkarken; aynı zamanda Anadolu’da yaşayan herkesin bu ulusun asıl üyesi olduğunu da vurgulamış oluyordu.,
Atatürk’ün ulus anlayışına ne ırk nede din öğesini katmamasının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınların ırzına geçen, evlerini yağmalayan Sırplar başka bir ırktan mıdır? Boşnak’ta Sırp’ta Slav kökenli değil midir? İkisi de aynı dili konuşmamakta mıdır? 
Bosna ve Kuzey İrlanda örneklerinde de görüldüğü gibi ırk birliği bir ulusun oluşmasına nasıl yetmiyorsa, din yada mezhep ayrılığının öne çıkarılması da bir ulusun ortaya çıkmasını engellemektedir. 
Atatürk ilk TBMM’de yaptığı bir konuşmada Türk, Kürt, Laz, Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamaktadır. Kurtuluş Savaşı sonrasında hep Türkiye Milleti deyimini kullanmıştır.
"Ne mutlu Türk olana" dememişte 
"Ne mutlu Türk’üm diyene" demiştir.
Onun için Türk, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan, kederde ve kıvançta dayanışma içinde olan insanların ortak adıdır.
1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de Ulus; dil, kültür ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen siyasal ve sosyal bir bütündür.
Atatürk Medeni Bilgiler’ kitabında, Türk ulusunu şöyle tanımlıyor. "Türkiye cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir." Diyor.
Peki bir ulus olmak niçin bu kadar önemlidir? Çünkü çağdaş toplum olabilmenin ilk koşulu uluslaşma aşamasını geride bırakmaktır. Üstelik ulus olma aynı zamanda demokrasiye geçebilmenin ön koşuludur.

2) HALKÇILIK

Kemalist ideolojiyi sadece uluslar arası değil, ulusları oluşturan toplum kesimleri ile bireyler arası eşitliği savunur. Seçkinciliğe karşıdır. 
Halkçılık, toplumun en yoksul ve en eğitimsiz kesimini güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı sağlamayı amaçlar. Toplumda yasalar önünde tam eşitlik olmalıdır. Gene toplumda ne bir bireyin, ne bir ailenin , ne bir zümrenin ne de bir sınıfın egemenliği olmamalıdır. Halk devlet için değil , devlet halk içindir.
"Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman biz yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz, zavallı bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır. yetkisi vardır. fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka üstü yatmakla ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen kişilerin bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz beyler; Halkçılık, toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak isteyen bir toplumsal öğretidir." M. K. ATATÜRK
Kısaca Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde, siyasette, kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar.

4) DEVLETÇİLİK

Kemalizm’in diğer ilkeleri gibi devletçilik de 1920’lerin Anadolu’sundaki koşulların ürünüdür. Alt yapısı ve sanayisi neredeyse yok düzeyinde olan bir ülke söz konusudur. Yoksul, yüzyıllardır ihmal edilmiş olan bir halk, nasıl kalkınacak ve çağdaş uygarlık seviyesine ulaşacaktır?
Atatürk’ün ağzından dinleyelim. 1935 İzmir Fuar açılışı : "Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik , sosyalizm nazariyatçıların ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından doğmuştur. Ve Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce manası şudur: fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak, fakat büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve birçok yapılamayanları göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını devletin eline almasıdır. Devlet hususi teşebbüsle yapılmamış olan şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve muvaffak oldu. Bizim takip ettiğimiz bu yol, liberalizmden başka bir sistemdir.
Net bir çerçeve ile çizersek. Özel çalışma ve faaliyet esas tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır. İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar, özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir.
1929 – 1939 arası on yılda dünya sanayi üretimi %19 artarken, Türkiye’de bu oran %96 olmuştur.

5) DEVRİMCİLİK

Gabriel Almond şöyle diyor. "Batının devlet adamları , aşağıdaki şeyleri gerçekleştirmek için yeterince zamana sahiptiler. 
1- Önce bir ulus oluşturmak 
2- Arkasından bir hükümet otoritesi ve yasaya saygı alışkanlığı oluşturmak.
3- Daha sonra seçimlerin, siyasal partilerin, çıkar gruplarının ve iletişim araçlarının gelişmesi ile uyrukları yurttaş haline getirmek.
4- Sonunda da refah isteklerini karşılamak."
Ne yazık ki Atatürk’ün böyle bir zamanı yoktu. Onun için devrimleri çok daha önem kazanıyordu.
Toplumda güçler dengesinin değişmesine karşı, eski güçler dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin nesnel (objektif) koşulunu oluşturur. Var olan düzeni eleştiren ve yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise devrimin öznel (sübjektif) koşulu sayılır.
Devrimi bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin kırıp dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan devrimci bilinç öğesidir.
Geri kalmış uluslarda nesnel koşullar henüz oluşmamış olduğundan, ideolojinin önemi artar. İdeoloji devrimi olanaklı kılan ortamdaki, eksik giderme, boşluğu doldurma işlevini üstlenir. 
Kemalist devrimcilik ilkesi, halkçılık ile ve hatta demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır.
Mustafa Kemal’in 1923’te Konya’da ki bir konuşmasında yer alan cümleler, onun nasıl bir devrimcilik anlayışından hareket ettiğini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir biçimde sergilemektedir. 
"Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf telkin ile, aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden evvel millete güven vermesi gereklidir."
Bu, seçkinciliği açıklıkla yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik anlayışıdır. 
Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu söyleyebiliriz. Birinci yanı eski düzenin geçerliliğini yitirmiş kurumlarını yıkıp , yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm bununla yetinmemekte , devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişmelere açıklık biçiminde anlakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.
Atatürk yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının korunmasının elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği sayıyordu. Ama onun açısından sorun o noktada bitmiyordu. Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni atılımları gerektireceğinin bilincinde idi.
Bu nedenledir ki, Kemalist İdeolojinin kalıplaşmasına, bir anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak sadece kurumları değil, düşüncelerinde değişmesinin gerekliliğini biliyordu. İşte bu nedenledir ki , Kemalizm’in Devrimcilik ilkesi, aynı zamanda bir "sürekli devrimcilik" anlayışını da yansıtmaktadır. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan, tutuculaşmaktan kurtulamaz. 
Suna Kil: "Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı, köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın toplumun gerisinde kalmayı önlemek, dinamik bir devrim anlayışını sağlamak ve sürdürmek için konmuştur." Derken haklıdır.
Emre Kongar da, aynı gerçeği şöyle ifade etmiştir. "İkinci anlamda devrimcilik, Türk Devrimini, temel ilkeleri yönünde ileri götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve gerçekleştirilenlerin korunması ile yetinilmeyerek Türk Devrimi, zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre temelinde yatan ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti"

6) CUMHURİYETÇİLİK

Bu ilke bir anlamda milliyetçiliğin bir sonucu gibi görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler tarafından hangi kurallara göre yönetileceği ulus tarafından belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik giderek demokrasi ile bütünleşmektedir. Bu ilke, iktidarın dinsel kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesi ile, meşruluğun temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesi ile yakından ilgilidir. 
Mustafa Kemal, cumhuriyet rejiminden ne anladığını şöyle açıklıyor. "Cumhuriyet Rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya koyulmalıdır."
Kemalist Cumhuriyetçilik anlayışı, ulusçu, demokratik, özgürlükçü ve çoğulcudur. 
Devam ediyor. "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir. Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde siyası hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa İhtilali’nin açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile gelişmiştir. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü güven altında bulunmalıdır."

 

ANA SAYFA

  Sayfa Başına Dön
                Görüş ve önerilerinizi addkesan@ttmail.com adresine yazabilirsiniz