|
1)LAİKLİK :
Atatürk son derece hoşgörülü bir insandı. Ama ödün vermediği
tek konu laiklik idi. Laiklik en genel tanımı ile din ve devlet
işlerinin ayrılmasıdır. Toplum ve devlet yaşamının akla ve bilime
dayandırılmasıdır. Toplumun din adına ve binlerce yıl önce konmuş,
o günün sorunlarına çözüm getiren kurallara yönetilme
zorunluluğunun kaldırılmasıdır. Aklın iman karşısında
özgürleşmesidir.
Laik toplum düzeni, bütün din ve inançtan insanların, eşit
koşullarda aynı kurallara uymak durumunda bulundukları, hiç
kimseye dinsel ayrıcalık ve üstünlük tanınmayan bir toplum
düzenidir.
Laiklik dinin kendisine değil, din adına baskı ve zorbalığın
devre dışı bırakılmasıdır.
Laiklik uzun bir evrim sonunda doğmuştur.
İki nedenle
1- Değişen koşulların yarattığı sorunlara, akıla ve bilime
dayalı uygun çözümler üretebilmek.
2- Farklı inançtan toplum kesimlerinin , bir arada ve barış
içinde yaşayabilmelerini kolaylaştırmak.
Tarih dinsel kökenli isyanlarla, savaşlarla yada kıyımlarla
doludur. Bunlara Hıristiyan ve Müslüman dünyasında sıkça
rastlanabilir.
Atatürk neden en çok laiklik konusunda duyarlıydı ? Çünkü,
laiklik devletçilik dışındaki diğer ilkelerin ön koşulları
içerisinde yer alır. Demokrasinin ön koşuludur, laiklik olmadan
gerçek bir düşünce özgürlüğü olamaz, gerçek özgür bir seçimde
milliyetçiliğin ön koşuludur, çünkü laikliğin olmadığı bir yerde
önem taşıyan öğe ulus değil, insanların oluşturduğu ümmettir.
Devrimciliğin ön koşuludur, çünkü laikliği kabul etmemiş bir
toplumda, bilimin ve çağın gerisinde kalmış kurumları
değiştirmenin tartışması bile yapılamaz.
Halkçılığın ön koşuludur, çünkü bir din devletinde halkın
istekleri değil, dinsel seçkinlerin düşünceleri önemlidir.
Laiklik karşıtı yönetimler, genellikle çoğunluk dinine
dayalı azınlık diktasıdır.
Tarihte her devrim din ile değil ama, din adına eski düzeni
savunan, eski düzenin güçleri ile bütünleşmiş olan dinci güçler
ile karşı karşıya gelmiştir. Bu güçler kendilerini etkisini
azaltacak her girişimi dinsizlik olarak nitelemekten çekinmezler.
Kurtuluş savaşında Mustafa Kemal ve arkadaşlarına idam fermanı
çıkaran bu tür din adamları ile beraber olan padişahtır.
Atatürk’ün din hakkında söyledikleri ;
"Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına
imkan yoktur. Yalnız şurası var ki din Allah ile kul arasındaki
bağlılıktır. Softa sınıfın din simsarlığına müsaade edilmemelidir.
Dinden maddi menfaat temin edenler iğrenç kimselerdir. Hangi şey
ki, akla mantığa , halkın menfaatlerine uygundur ; biliniz ki o
bizim dinimize de uygundur. Eğer bizim dinimiz aklın mantığın
uyduğu bir din olmasaydı, mükemmel olmazdı, son din olmazdı."
Atatürk İslam dininin zamanda yorumlar, boş inançlar,
adetler ve geleneklerle özünden uzaklaştığına inanıyordu.
"Türkler dinlerinin ne olduğunu bilmiyorlar. Bunun için
Kuran Türkçe okunmalıdır. Türk Kuranın arkasında koşuyor ama onun
ne dediğini bilmiyor, anlamıyor. Benim maksadım, arkasında koştuğu
kitapta ne olduğunu Türk anlasın."
MUSTAFA KEMAL ATATÜRK
Atatürk laiklik anlayışını kendi el yazısı ile kaleme aldığı
Medeni Bilgiler kitabında iki öğeye dayatıyordu.
1- Sadece din ve devlet işlerinin değil , dininde siyasetten
ayrılması.
2- Yasaların dine göre değil, toplumun gereksinimlerine göre
yapılması.
Atatürk’ün "Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir." Ve
"Yaşamda en gerçek yol gösterici bilimdir." Özdeyişleri de onun
laiklik anlayışının uzantılarıdır.
2)ULUSÇULUK
Çağdaş anlamda ulusçuluk, feodal düzenden çıkılırken
doğmuştur. Kapalı görsel tarım ekonomilerinden, ulusal pazar
ekonomisine geçilirken, insanlar ülke düzeyinde birbirleriyle
ilişki içine girdiler. Aynı topluma ait olmanın bilinci gelişti.
Biz duygusu, derebeyliğin bölgesel sınırlarından ulusal sınırlara
kadar genişledi. Ulusal diller oluştu. Ortak dil ve aynı yurdu
paylaşmanın bilinci , giderek ulusal kültürü doğurdu. Ve ulusal
kültürde ulusu yarattı. Bu oluşum içinde ne ırk ne dinin doğrudan
bir rolü olmuştur.
Osmanlı İmparatorluğunun içinde milliyetçilik çok geç
gelişti. Ümmet ön plandaydı.
Süleyman Nazif gibi bir Osmanlı aydını bile "Önce
Müslüman’ım, sonra Osmanlı, sonra Türk’üm" diyordu.
Batı Avrupa’da toplumsal ekonomik gelişmeler sonucu önce
ulus olgusu, sonra o ulusa uygun ulusal bir devletin yaratılması
açısından, ulusçu ideoloji işlev görmüştür. Türkiye’de ise durum
tersineydi. Önce geleneksel kurumların yıkıntısı üzerinde yeni bir
devlet kuruldu, sonra bu devlet ulusu yaratmaya çalıştı.
Kemalizm’in Ulusçuluk ilkesi hangi gereksinimleri
karşılıyordu? Bağımsızlık ve çağdaşlaşmak. Bağımsızlığını
kazanmayan bir toplum, kendi iç dinamiklerini geliştiremezdi. Ne
olanaklarının tümünü kendi iç gereksinimleri için kullanabilir.
kendi çıkarlarını dış güçlerinin çıkarlarının önüne geçirebilirdi.
Öyleyse ilk aşama bağımsızlıktı. Atatürk bağımsızlığı sadece
siyasal bağımsızlık olarak anlamıyor tam bağımsızlığı savunuyordu.
Ekonomik bağımsızlığına sahip olmayan bir toplum siyasal açıdan da
tam bağımsız olamazdı.
Şöyle diyordu "Tam bağımsızlık denildiği zaman elbette
siyasi, mali, iktisadi, askeri, kültürel ve benzeri her hususta
tam bağımsızlık ve serbestlik demektir. Bu saydıklarımın herhangi
birinde bağımsızlıktan mahrumiyet, millet ve memleketin gerçek
anlamıyla bütün bağımsızlığından mahrumiyeti demektir."
Kemalist ulusçuluğun dışa yönelik hedefi , çağdaş uluslar
topluluğunun eşit haklara sahip bir üyesi olmaktı. Mustafa Kemal,
nasıl kendi ulusu için eşitlik istiyorsa, tüm uluslar içinde
eşitliği savunuyordu. Saldırgan değil barışçı, başka ulusları
egemenlik altına almayı değil özgürleştirmeye yönelik bir
ulusçuluk anlayışına sahipti.
"Biz kimsenin düşmanı değiliz, yalnız insanların düşmanı
olanların düşmanıyız." Demekteydi. Türk yurttaşı önce kendi
ulusunun varlığı ve mutluluğu için çalışmalı, ama aynı zamanda
başka ulusların barış içinde gelişmesinden de yana olmalıydı.
"Yurtta barış dünyada barış" sözü Kemalist
ulusçuluğun özünü gayet iyi yansıtır.
Atatürk insancıl ve evrensel bir ulusçuluk anlayışına
sahipti. İnsanlığa şöyle bir gelecek vaat ediyordu ."Sömürgecilik
ve yayılmacılık yeryüzünden yok olacak ve yarlerine , uluslar
arasında hiçbir renk , din , soy farkı gözetmeyen yeni bir uyum ve
işbirliği çağı egemen olacaktır."
( Unesco kararı sy. 38 )
Kemalist ulusçuluğun içe yönelik hedefi ise, çağdaş bir ulus
yaratmak idi. Ve Atatürk’ün insanlar arasında renk, din ve soy
farkı gözetmemek anlayışı, onun ulus anlayışına elbette
yansıyacaktı. O anlayışta ne ırka yer vardır nede dine.
Bir ulusu var eden temel öğeler olarak; ortak geçmiş, ortak
dil ve ortak kültür sayılıyordu. Ve böyle bir anlayış ulusların
doğuş sürecindeki tarihsel gerçeklere uymakla kalmıyor, aynı
zamanda Anadolu gerçeğine uygun düşüyordu.
Orta Asya’dan Anadolu’ya göç eden Türk’lerin sayısı, o
tarihteki Anadolu nüfusunun sadece yüzde onu kadardı. Sultan
Orhan’dan sonra Osmanlı Padişahlarının çoğu yabancı kadınlarla
evlenmişlerdi. Yani padişahların çoğunun annesi Türk değildi.
Anadolu insanı bin yıl boyunca öylesine karışmıştı ki, kimin
safkan hangi kökenden olduğunu belirlemek çok zordu. Ve zaten
böyle bir belirlemenin de anlamı yoktu.
Bugün Iraklı da Arap’tır, Cezayirlide. Yani ikisi de aynı
ırktandır. Ama aynı ulus değildir. Çünkü bir ulusu ulus yapan
dayanışma duygusuna, benzer biçimde duyup düşünüp davranmak
alışkanlığına sahip değillerdir. Ama Cezayirli Arap’la Cezayirli
Berberi aynı ulustandır.
Atatürk Anadolu’nun bütün kültürüne sahip çıkarken; aynı
zamanda Anadolu’da yaşayan herkesin bu ulusun asıl üyesi olduğunu
da vurgulamış oluyordu.,
Atatürk’ün ulus anlayışına ne ırk nede din öğesini
katmamasının doğruluğunu, Bosna faciasını yaşarken bir kez daha
anlıyoruz. Müslüman Boşnakları acımasızca öldüren, kadınların
ırzına geçen, evlerini yağmalayan Sırplar başka bir ırktan mıdır?
Boşnak’ta Sırp’ta Slav kökenli değil midir? İkisi de aynı dili
konuşmamakta mıdır?
Bosna ve Kuzey İrlanda örneklerinde de görüldüğü gibi ırk
birliği bir ulusun oluşmasına nasıl yetmiyorsa, din yada mezhep
ayrılığının öne çıkarılması da bir ulusun ortaya çıkmasını
engellemektedir.
Atatürk ilk TBMM’de yaptığı bir konuşmada Türk, Kürt, Laz,
Çerkez birlikte bir bütün oluşturduğunu vurgulamaktadır. Kurtuluş
Savaşı sonrasında hep Türkiye Milleti deyimini kullanmıştır.
"Ne mutlu Türk olana" dememişte
"Ne mutlu Türk’üm diyene" demiştir.
Onun için Türk, Anadolu toprakları üzerinde yaşayan, kederde
ve kıvançta dayanışma içinde olan insanların ortak adıdır.
1935 yılındaki resmi tanımlamaya göre de Ulus; dil, kültür
ve ülkü birliği ile birbirine bağlı yurttaşlardan meydana gelen
siyasal ve sosyal bir bütündür.
Atatürk Medeni Bilgiler’ kitabında, Türk ulusunu şöyle
tanımlıyor.
"Türkiye cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti
denir." Diyor.
Peki bir ulus olmak niçin bu kadar önemlidir? Çünkü çağdaş
toplum olabilmenin ilk koşulu uluslaşma aşamasını geride
bırakmaktır. Üstelik ulus olma aynı zamanda demokrasiye
geçebilmenin ön koşuludur.
2) HALKÇILIK
Kemalist ideolojiyi sadece uluslar arası değil, ulusları
oluşturan toplum kesimleri ile bireyler arası eşitliği savunur.
Seçkinciliğe karşıdır.
Halkçılık, toplumun en yoksul ve en eğitimsiz kesimini
güçlendirmek, toplumsal dayanışmayı sağlamayı amaçlar. Toplumda
yasalar önünde tam eşitlik olmalıdır. Gene toplumda ne bir
bireyin, ne bir ailenin , ne bir zümrenin ne de bir sınıfın
egemenliği olmamalıdır. Halk devlet için değil , devlet halk
içindir.
"Toplumsal uğraş yönünden düşündüğümüz zaman biz
yaşamını, bağımsızlığını kurtarmak için çalışan kimseleriz,
zavallı bir halkız! Bundan ötürü her birimizin hakkı vardır.
yetkisi vardır. fakat çalışmakla bir hakkı elde ederiz. Yoksa arka
üstü yatmakla ve yaşamını çalışmaktan uzak geçirmek isteyen
kişilerin bizim toplumumuz içinde yeri yoktur. O halde söyleyiniz
beyler; Halkçılık, toplumsal düzenini emeğine, hukukuna dayatmak
isteyen bir toplumsal öğretidir."
M. K. ATATÜRK
Kısaca Atatürkçülük, herhangi bir sınıfın egemenliğini
reddeden, ılımlı toplumculuğu öngören, her türlü sömürüye karşı
bir dünya görüşüdür. Atatürkçü halkçılık, yönetimde, siyasette,
kalkınmada, gelirlerin dağılımında, devlet ve ulus olanaklarının
kullanılmasında halk yararının gözetilmesini amaçlar.
4) DEVLETÇİLİK
Kemalizm’in diğer ilkeleri gibi devletçilik de 1920’lerin
Anadolu’sundaki koşulların ürünüdür. Alt yapısı ve sanayisi
neredeyse yok düzeyinde olan bir ülke söz konusudur. Yoksul,
yüzyıllardır ihmal edilmiş olan bir halk, nasıl kalkınacak ve
çağdaş uygarlık seviyesine ulaşacaktır?
Atatürk’ün ağzından dinleyelim. 1935 İzmir Fuar açılışı :
"Türkiye’nin tatbik ettiği devletçilik , sosyalizm
nazariyatçıların ileri sürdüğü fikirlerden alınarak tercüme
edilmiş bir sistem değildir. Bu Türkiye’nin ihtiyaçlarından
doğmuştur. Ve Türkiye’ye has bir sistemdir. Devletçiliğin bizce
manası şudur: fertlerin hususi teşebbüslerini esas tutmak, fakat
büyük bir milletin ve geniş bir memleketin bütün ihtiyaçlarını ve
birçok yapılamayanları göz önünde tutarak, memleket iktisadiyatını
devletin eline almasıdır. Devlet hususi teşebbüsle yapılmamış olan
şeyleri bir an evvel yapmak istedi ve muvaffak oldu. Bizim takip
ettiğimiz bu yol, liberalizmden başka bir sistemdir.
Net bir çerçeve ile çizersek. Özel çalışma ve faaliyet esas
tutmakla beraber, mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti
refaha ve memleketi gelişmişliğe eriştirmek için, milletin genel
ve yüksek yararlarının gerektirdiği işlerde, özellikle iktisadi
alanda devleti fiilen ilgilendirmek önemli esaslarımızdandır.
İktisat işlerinde devletin ilgisi fiilen yapıcılık olduğu kadar,
özel girişimleri teşvik ve yapılanları düzenleme ve denetlemektir.
1929 – 1939 arası on yılda dünya sanayi üretimi %19
artarken, Türkiye’de bu oran %96 olmuştur.
5) DEVRİMCİLİK
Gabriel Almond şöyle diyor. "Batının devlet adamları ,
aşağıdaki şeyleri gerçekleştirmek için yeterince zamana
sahiptiler.
1- Önce bir ulus oluşturmak
2- Arkasından bir hükümet otoritesi ve yasaya saygı
alışkanlığı oluşturmak.
3- Daha sonra seçimlerin, siyasal partilerin, çıkar
gruplarının ve iletişim araçlarının gelişmesi ile uyrukları
yurttaş haline getirmek.
4- Sonunda da refah isteklerini karşılamak."
Ne yazık ki Atatürk’ün böyle bir zamanı yoktu. Onun için
devrimleri çok daha önem kazanıyordu.
Toplumda güçler dengesinin değişmesine karşı, eski güçler
dengesinde ağır basan güçlerin çıkarlarına ve dünya görüşlerine
göre biçimlenmiş olan kurumların değişmemekte direnmesi, devrimin
nesnel (objektif) koşulunu oluşturur. Var olan düzeni eleştiren ve
yeni bir düzenin ilkelerini içeren ideoloji ise devrimin öznel
(sübjektif) koşulu sayılır.
Devrimi bilinçsiz bir ayaklanmadan, kızgınlık birikimlerinin
kırıp dökmeye dönüşmesinden ayıran ana özellik, sahip olunan
devrimci bilinç öğesidir.
Geri kalmış uluslarda nesnel koşullar henüz oluşmamış
olduğundan, ideolojinin önemi artar. İdeoloji devrimi olanaklı
kılan ortamdaki, eksik giderme, boşluğu doldurma işlevini
üstlenir.
Kemalist devrimcilik ilkesi, halkçılık ile ve hatta
demokrasi anlayışı ile iç içe bir anlam taşır.
Mustafa Kemal’in 1923’te Konya’da ki bir konuşmasında yer
alan cümleler, onun nasıl bir devrimcilik anlayışından hareket
ettiğini, hiçbir yanlış anlamaya yer vermeyecek kadar açık bir
biçimde sergilemektedir.
"Bozuk zihniyetli milletlerde büyük çoğunluk başka
hedefe, aydın denen sınıf başka zihniyete sahiptir. Aydın sınıf
telkin ile, aydınlatma ile büyük çoğunluğu kendi amacına göre ikna
etmeyi başaramayınca, başka yollara başvurur. Halka zorbalık
etmeye başlar. Başarıya ulaşmak için, aydın sınıfla halkın
zihniyet ve hedefi arasında tabii bir uyum olması gerekir. Yani
aydın sınıfın halka telkin edeceği ilkeler, halkın ruh ve
vicdanından alınmış olmalı. Bu halk bir defa karşısındakinin
samimiyetle kendilerine yardımcı olduklarına inanırsa her türlü
hareketi derhal kabule hazırdır. Bunun için gençlerin her şeyden
evvel millete güven vermesi gereklidir."
Bu, seçkinciliği açıklıkla yadsıyan, halkla bütünleşmeye ve
dolayısıyla demokratik yöntemlere büyük önem veren bir devrimcilik
anlayışıdır.
Kemalist devrimcilik anlayışının iki yanı bulunduğunu
söyleyebiliriz. Birinci yanı eski düzenin geçerliliğini yitirmiş
kurumlarını yıkıp , yerlerine çağın gereksinimlerini karşılayacak
kurumları koymakla ilgilidir. Ama Kemalizm bununla yetinmemekte ,
devrimciliği aynı zamanda sürekli olarak yeniliklere, değişmelere
açıklık biçiminde anlakta ve kalıplaşmaya karşı çıkmaktadır.
Atatürk yaptığı devrimin ülkeye kazandırdıklarının
korunmasının elbette ki devrimcilik ilkesinin bir gereği
sayıyordu. Ama onun açısından sorun o noktada bitmiyordu.
Koşulların değişeceğinin, değişen koşulların yeni kurumları, yeni
atılımları gerektireceğinin bilincinde idi.
Bu nedenledir ki, Kemalist İdeolojinin kalıplaşmasına, bir
anlamda devrimin dondurulmasına karşıydı. Koşullara koşut olarak
sadece kurumları değil, düşüncelerinde değişmesinin gerekliliğini
biliyordu. İşte bu nedenledir ki , Kemalizm’in Devrimcilik ilkesi,
aynı zamanda bir "sürekli devrimcilik" anlayışını da
yansıtmaktadır. En ileri bir devrimin bekçiliği ile yetinenler
günün birinde değişen koşulların gerisinde kalmaktan,
tutuculaşmaktan kurtulamaz.
Suna Kil: "Devrimcilik kalıplaşmayı, durağanlığı,
köhneleşmeyi, işlevini kaybetmeyi, çağın toplumun gerisinde
kalmayı önlemek, dinamik bir devrim anlayışını sağlamak ve
sürdürmek için konmuştur." Derken haklıdır.
Emre Kongar da, aynı gerçeği şöyle ifade etmiştir. "İkinci
anlamda devrimcilik, Türk Devrimini, temel ilkeleri yönünde ileri
götürme görevini içeriyordu. Yalnız mevcudun ve
gerçekleştirilenlerin korunması ile yetinilmeyerek Türk Devrimi,
zamanın gereklerine ve çağdaş gelişmelere göre temelinde yatan
ilkeler doğrultusunda daha da ileriye götürülecekti"
6) CUMHURİYETÇİLİK
Bu ilke bir anlamda milliyetçiliğin bir sonucu gibi
görülebilir. Eğer egemenlik ulusa ait ise, ülkenin kimler
tarafından hangi kurallara göre yönetileceği ulus tarafından
belirlenecek demektir. Kemalist ideoloji içinde cumhuriyetçilik
giderek demokrasi ile bütünleşmektedir. Bu ilke, iktidarın dinsel
kökenli olmaktan çıkmasıyla laiklik ilkesi ile, meşruluğun
temelini halk desteğinin oluşturmasıyla da, halkçılık ilkesi ile
yakından ilgilidir.
Mustafa Kemal, cumhuriyet rejiminden ne anladığını şöyle
açıklıyor.
"Cumhuriyet Rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet
şekli demektir. Biz cumhuriyeti kurduk, on yaşını doldururken
demokrasinin bütün gerekleri sırası geldikçe uygulamaya
koyulmalıdır."
Kemalist Cumhuriyetçilik anlayışı, ulusçu, demokratik,
özgürlükçü ve çoğulcudur.
Devam ediyor. "İrade ve egemenlik milletin tümüne aittir
ve ait olmalıdır. Demokrasi sosyal yardım veya iktisadi teşkilat
sistemi değildir. Demokrasi maddi refah meselesi de değildir.
Böyle bir nazariyat vatandaşların siyasi hürriyet ihtiyacını
uyutmayı amaçlar. Bizim bildiğimiz demokrasi siyasidir. Onun
hedefi, milletin idare edenler üzerindeki muhakemesi sayesinde
siyası hürriyeti sağlamaktır. Türk demokrasisi Fransa İhtilali’nin
açtığı yolu takip etmiş, ama kendisine özgü niteliği ile
gelişmiştir. Demokrasi prensibi, ulusal egemenlik şekline
dönüşmüştür. Bir ulusu oluşturan bireylerin o ulus içinde, her
çeşit özgürlüğü, yaşamak özgürlüğü, düşünce ve vicdan özgürlüğü
güven altında bulunmalıdır." |