|
Atatürk'ü Ağlatan Köylü
Millete Güveni
Millet Adamıydı
Doğuşundaki Fevkaladelik
Bu Milletvekili Ayrımcılığını
Hiç Beğenmedim
Devlet İmkanlarını Amacına
Uygun Kullanma
Şef Asker mi, Sivil mi Olmalı ?
Bayrağa Saygı
Bayrağa Saygı
Zafere İnanıyordu
Geçmiş Olsun
Laiklik
Atatürk ve Dil Reformu
Sakarya Savaşından Dönüş
Mekke'ye Şapkayla Gideceksin
İnebolu’dan Kastamonu‘ya geliyoruz. Bütün Kastamonu halkı,
kışlanın ilerisine toplanmış. Büyük Gazi’nin 24 saat evvelki
şapka hakkında söylediği nutuk Kastamonu da ilk defa olumlu
şekilde etkisini göstermiş. Başta Kastamonu Valisi Fatin
(Sabık Bursa Milletvekili Fatin Güvendiren) olduğu halde,
bütün memurlar, öğretmenler beyaz şapka giymişler. Ata,
Kastamonu’ya gelirken çarşaflı peçeli kadın öğretmenler
karşılamıştı. Şimdi bu kadın öğretmenler, peçelerini
açmışlar... Yol boyunca beyazlı, yeşilli carlı Kastamonu şehir
ve köy kadınları dizilmişler. Genç ihtiyar, kadın erkek,
çocuk, (yaşa!.. Varol!..) diye çığırıyorlar. Bu sesler
Ilgaz’ın eteklerinde akisler yaparak yükseliyor. Yükseliyor ve
ta ileride Kastamonu kalesine çarparak sanki Kastamonu’nun
heyecanının sesli bir ifadesi gibi tekrar akis yaparak etrafa
dağılıyor.
- Yaşa!.. Varol!..
Gazi, manzaranın ihtişamına daha fazla dayanamadı.
Otomobilinden indi, henüz iki adım atmamıştı ki, yolun iki
tarafını dolduran ve tarlalara taşan ak çemberli, gök
peştamallı Türk anaları Ata’nın etrafını sararak ayaklarına
kapandılar.
- Ah paşacığımız... Sana yıllarca sırtımızda gülle taşıdık .
Seni dünya gözüyle gösteren rabbimize hamd-ü şükr olsun.
Andımız vardı. Ayağını öpecektik!..
Atatürk... Altın saçlı, keskin bakışlı Atatürk mendilini
gözlerine kapadı. Devirler yaratan, devletlerin sırtını yere
getiren Atatürk... Bir büyük kumandan. Bir dahi... Bir
kurtarıcı ağlıyordu. Göz yaşları, kahraman Türk kadınlarını
üzerine damlıyordu.
Zeki Cemal Bakıçelebioğlu, Banoğlu, Age, S: 410 -
411
Sayfa Başına
Dön
Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır'da) bağımsızlık
davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye
gelmişti, kendisine;
- Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz ? diye
sordu.
Olabilecek bir şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven
Mustafa Kemal;
- Yarım milyonun bu uğurda ölür mü ? diye sordu.
Adamcağız yüzüme baka kaldı:
- Fakat paşa hasretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var ?
Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.
- Benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz.
Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit
gelip beni ararsınız.
Rıfkı Atay, Çankaya
Sayfa Başına Dön
Milli mücadelenin buhranlı günlerinde, Ankara civarında
yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda sarıklı bir hocaya rast
gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı göstererek,
sordu :
- Hocam, bu uçak nasıl uçuyor?
- Ne bileyim ben?... Öğretmediler ki bize?
- Peki, sen ne bilirsin?"
- Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini
aşağı at, dersin atarım... İşte ben bunu bildirdim ama, bunu
da senden öğrendim, paşam !
Mustafa kemal, bu söz üzerine,
- Var ol hocam!... Ama, şunu da bil ki, bende senin gibiyim...
Bende, milletin hiç bir arzusunu, hiç bir isteğini, hayatım
pahasına da olsa, yapmamazlık edemem!..."
Nükte ve Fıkralarla Atatürk sh 73-74
Sayfa Başına Dön
Atatürk kendisini insan üstü bir varlık olduğunu söylemelerini
hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker'in sert
şakalarını büyük bir neşeyle dinler ve hepimizin önünde
tekrarlattırırdı.
Bir gün sofrada ismini zikretmek istemediğim bir zat :
- Paşam, demişti. Kimbilir çocukluğunuzda ne müstesna bir
insandınız. Kimbilir, ne harikulade hatıralarınız vardır.
Atatürk güldü ve Nuri Conker'e döndü:
- Nuri, anlatsana!.. dedi.
Nuri Bey her vakitki şakacı diliyle:
- Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, cevabını verdi.
Deminki suali soran zat, lafın bu yolu almasından fena halde
ürktü. Suali ortaya attığına bin kere pişman oldu:
- Aman efendimiz... diyecek oldu. Atatürk hemen sözünü kesti:
Bana insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye
kalkışmayınız.doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak
dünyaya gelmemdir.
Banoğlu, Age, s. 220
Sayfa Başına Dön
Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe
sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken
birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e:
- Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor.
O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte
otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani
verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin
nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz
olan kondüktör ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi
görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;
- Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin
bilet sormuyorsun?
Yanındakiler cevap verirler.
- Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat
ederiz.
Ata hayretle:
- Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir
kaide. Çok güzel halkçılık!
Ali Kılıç
Sayfa Başına Dön
Sivas Kongresi sonrası, Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi
kararlaştırıldıktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf
beraberlerindekilerle Ankara’ya geldiklerinde Keçiören yolu
üzerindeki Ziraat Mektebi’ne misafir edilmişlerdi. Daha sonra
Mustafa Kemal, Ankara istasyonundaki Gar Müdürlüğü binasına
yerleşti. Burası hem evi, hem çalışma yeriydi.
O tarihlerde Ankara vilayetinin şehir merkezi kale ve onun
hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağ
evleri vardı. Bunlar arasında Çankaya'da papazın bağı olarak
adlandırılan iki katlı ev Mustafa Kemal’e armağan edildi ve o da
evi Ordu’ya devrederek evin adı Ordu Köşkü oldu. İki katlı
binaya 1924’de ilaveler yapıldı fakat bina ısıtılamıyor idi.
Zafer, inkılaplar, cumhuriyet, dünyanın üzerimizde toplanan
gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna şahsiyeti, mütevazı de olsa
yeni bir devlet başkanlığı konutunu zorunlu kılıyordu.
Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dış cephe
pembe rengin hakimiyetinde, içerde yeşilin her tonu ile ve
planın esası Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de tamamlandı ve
aynı yılın haziran ayında da taşınıldı.
Pembe Köşk'ün döşenmesi için bütçede pek mütevazı para vardı.
Gazi, gerekli olanı şahsi imkanları ile karşılama kararı aldı ve
kendisine tavsiye edilen o günlerde Beyoğlu İstiklal Caddesinde
bir Türk’ün açtığı dekorasyon mağazası sahibi Selahattin Refik
Beyi Ankara’ya davet etti. Binayı gezdirdi, arzularını açıkladı
ve kendisinden teklif istedi.
Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi, muhatabı
konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki, kendisini tanıyanlarca
da uyarılmıştı. Buna rağmen teklifleri hazırlayanları kırmadan
ülkenin mütevazı imkanlarını izah edebilmiş olmanın rahatlığı
içinde feragatler istedi. O sırada ata’nın yanında olan Ankara
Belediye Başkanı Asaf İlbay Bey Ata’nın şu açıklamasını
kaydeder.
- “Biliyorsunuz burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü... Mülkiyeti
devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin
doğrudan seçeceği zatlar gelecek. Bu eşyaların parasını benim
şahsen verdiğimi sizler biliyorsunuz ama, yarın bunu bilmeyenler
içinde yanlış hükümler veren olmaz mı? Memlekete en zaruri
hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde israf yapıldığını
düşünenler bulunmaz mı? Bir endişem de karar mevkiinde olanların
şahsi arzularını devlete yükleme mevzuunda beni emsal
göstermelidir. Bunu hiç istemem.”
Sonra Selahattin Refik Bey’e döner:
- “Şahsi imkanların olsa bile, böyle mekânlara asgari
masraflarla rahat ve zevkli tefrişi tercih etme tercihindeyim.
Beni anlıyorsunuz zannederim.” der.
Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı
Sayfa Başına Dön
Çankaya akşamlarından biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de
Atatürk’e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:
- Şef asker mi, sivil mi olmalı? Cevap veriyor:
- Şef, şef olmalı. İster sivil, ister asker.
Bu cevabı ile “şef”liğin rütbede ve elbisede değil, ruhta ve
kafa yapısında olduğu hakikatini veciz surette belirtmiş oluyor.
Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Niyazi Ahmet Banoğlu
Sayfa Başına Dön
Atatürk
bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklâli
prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e
girdiği sırada da göstermişti... O’na İzmir’de Karşıyaka’da
bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında yunan
kralı Konstantin de kalmıştı... Evin sahibinin oğlu ile
hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası
Yunanistan’da esir bulunuyorlardı; işgal esnasında, bütün
Türkler gibi çok ıstırap çekmişlerdi; içlerinden yaralıydılar
ve yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı.
Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine,
muzaffer başkomutanının basıp geçmesi için, ipek bir düşman
bayrağı sermişlerdi...
Atatürk yere serili bayrağın önünde durmuştu; etrafında
bulunan kadın-erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye
davet ediyor, gözleri yaşlarla dolu:
“Buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz.
Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak
girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin.
Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak
sizindir” diye yalvarıyorlardı.
Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen
civanmert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:
“O, geçmişte hata etmiş; bir milletin istiklalinin
timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar
edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan
sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti...
Hasan Rıza Soyak; Atatürk’ten Hatıralar, s.
136
Sayfa Başına
Dön
30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu.
Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış
yüzlerce topçu hayvanı, terkedilmiş silah, top ve cephane dolu
idi...
Atatürk şöyle söylendi:
- “Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız
için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında
böyle bir harekete teşebbüs etmezler."
Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terkedilmiş bir de
yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını
işaret ederek;
- “Bir milletin istiklâl alametidir, düşman da olsa hürmet
etmek lazımdır, kaldırıp topun üzerine koyunuz."
Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk
Sayfa Başına Dön
Yaşanılan
şartlar ne olursa olsun, istiklal ve hürriyet için açıkça
ifadesi şart gayeleri, devlet literatürüne o soktu. Sakarya
Zaferi öncesinde düşman toplarının Polatlı’dan duyulduğu
ve devlet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması
hazırlıklarının yapıldığı buhran günlerinde Tekalif-i
Milliye adı altında vatandaşın nesi var nesi yoksa yüzde
kırkına el koyarken verilen senetlere;
"Zaferden sonra aynen iade" tabirini Maliye Vekili
Hasan Bey "zaferin elde edilmesi halinde" şeklinde
değiştirmek isteyince, yerinden fırlamış;
- "Ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer
elbette elde edilecek, şüphe mi ediyorsun? " diye bağırmıştı.
Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı
Sayfa Başına Dön
Karşısında
kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarını
alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders
verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk’le devlet literatürüne
girmiştir. 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayı’nda, İstanbul’a
gelen Yugoslavya Kralı II. Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi
kabul etmiş, aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Baş
başa kaldıklarında Yugoslav Kralı:
- “Size bir hakikati anlatmak isterim. 1919’da İngilizler,
Ege sahillerinizin işgali için Yunanlılardan evvel bana müracaat
ettiler. Çok cazip teklifler de yaptılar. Fakat ben
reddettim. Ekselansınızı tanıdıktan sonra bu kararımın
doğruluğunu bir daha anladım.” dedi.
Başkası olsa ne yapardı? Teşekkür ederdi değil mi?
Hayır!.. Yugoslav Kralı cümlesini tamamlayıp cevap bekler
gibi tavır alınca, Atatürk ayağa kalktı, bunun üzerine
kral da kalkmıştı. Ona bir iki adım attı ve dudaklarında
kendisine çok yakışan anlamlı tebessümü ile elini uzattı:
- “Geçmiş olsun majeste...” dedi.
Çünkü Mustafa Kemal’in, kendisine İstanbul Rumları şivesi
ile Kosti dediği Yunan Kralı Konstantin, ordusu denize döküldükten
sonra taç ve tahtını kaybetmişti.
Atatürk ile devlet hayatımızda yaşanılan günü düşünme
ve nabza göre şerbet verme illetinden kurtulunmuştur.
Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı
Sayfa Başına Dön
İlk
Melis’te bir gün lâiklik söz konusu oluyordu. Gazi
Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu.
Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye
geldi. Alaycı bir tavırla:
- Arkadaşlar, bir lâikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu lâikliğin
manasını anlamıyorum.
Diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal
Paşa dayanamamış, oturduğu yerden eline kürsüye vurarak:
- Adam olmak demektir hocam, adam olmak!
Diye hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.
Kılıç, Ali, Atatürk’ü Anmak Kitabından,
S.253
Sayfa Başına Dön
"Harf
komisyonunun son kararlarını Ankara’dan İstanbul’a
getirip Dolmabahçe Sarayı'nın denize karşı aydınlık çalışma
odasında Atatürk’e anlattığım günü dün gibi hatırlıyorum.
Büyük güçlük Osmanlıca’daki yabancı kelimelerin bütün
söyleniş hususiyetlerine göre harfler ve işaretler
aramakta direnen arkadaşlarla, biz Türkçeciler arasında
idi. Türkçe kelimelere lüzum olmayan harf ve işaretleri
istemiyorduk. Böylece dilde kalacak yabancı kelimelerinde
de, git gide söyleniş hususiyetlerini kaybederek Türkçeleşmesini
sağlamak istiyorduk. Bize göre yazı, dil meselesine dahil
edilecekti. Yeni yazı, yalnız Arap yazısı dediğimiz eski
yazının değil, Osmanlıca’nın da tasfiye edilmesi
demekti.
Atatürk karşı tarafın tekliflerini gözden geçirdi.
- Biz bunları halka ve çocuklara nasıl öğretebiliriz? Bu
da eskisi kadar güç...
Sonra:
- Yeni yazının eskisi yerine geçmesi için müddet olarak
ne düşündünüz diye sordu?
Müddet arkadaşlardan azına göre beş, bir haylisine göre
onbeş yıl olmalıydı. İlk zamanları okullarda iki yazıyı
da öğretecektik. Gazeteler birkaç fıkrayı yeni yazı ile
dizdirmekten başlayarak, yavaş yavaş arttıracaklar ve mühletin
sonunda bütün gazeteyi yeni yazı ile dizdireceklerdi:
- Farz edelim on beşinci yılda gazetelerde yarım sütun
Arapça yazı kaldı. Ne olacak biliyor musunuz? Herkes o yarım
sütunu okuyacak. Bir harp, bir buhran, bir şey çıktı mı
bizim yazı da Enver’inkine dönecek.
Enver Paşa'nın daha fazla imla inkılabı diyebileceğimiz
denemesi birinci dünya harbi olur olmaz suya düşmüştü:
- Ya üç ayda yapabiliriz, ya hiçbir zaman... dedi.
Buna bende şaştım doğrusu. Üç ayda bir millete yazı değiştirtmek!
Bunu da başarabilecek miydi?
Mevsim sıcaktı. Bir akşam kendisini Sarayburnu'nda bir halk
eğlencesine, Büyükada'da bir baloya davet etmişlerdi.
Sarayburnu bahçesindeki büyük halk kalabalığını gördükten
biraz sonra:
- Bana bir defter veriniz dedi.
Galiba garsonlardan birinin küçük cep defterini aldı ve
bir şeyler yazmaya koyuldu. Bir aralık beni yanına çağırarak:
- Bir defa gözden geçir. Bunları sana okutacağım dedi.
Latin harfleri ile ilk Türkçe yazı idi.
Diktatörler halk kalabalığından korkar. Rast gelenin katıldığı
kalabalık, polis için en şüpheli meçhuldür. Atatürk,
halkın kendinde yalnız, kendi iyiliğini ve yükselişini
isteyen bir kahraman gözüktüğüne inanan bir inkılapçı
idi. Halk kalabalıklarında kendi asıl kuvvetini görürdü.
Ara sıra:
- Halka giderim demekten ne kastettiğini o akşam da anladım.
Halk yazı inkılabı müjdesini çılgınca alkışlıyordu.
Çünkü bu inkılabı halk için ve halk adına yaptığını
halka anlatabiliyordu.
Nitekim daha sonra Büyükada'ya gitmiştik. Kıyıdan bahçeye
çıkınca, orta binadan tuvaletli hanımlar, fraklı ve
smokinli efendiler kendisini karşılamak üzere ilerledikleri
sırada bana eğildi:
- Çocuk dedi, orada yaptığımızı burada yapamazdık.
O bir saray Tanzimatçısı değildi.
Sonra Anadolu'ya köylere çıktı. Bir kara tahta üzerinde
yeni yazının ilk derslerini verdi ve üç ayda yaptı.
Ne kadar haklıymış büyük inkılapçı! Eğer Onbeş yıl
fikri yürüseydi eski yazı hemen hemen demokrasiye kadar sürecekti
ve hiç şüphesiz Türkçe ezandan önce yeni yazı tarihe
karışacaktı. Birçoklarımız yazıda eski alışkanlıklarımıza
bağlı kaldık. Artık hiç eski yazı bilen kalmayıncaya
kadar, dairelerde biri resmi biri hususi iki yazı yanyana
devam etti. İki kişi vardı ki yeni yazı başladığı günden
sonra kalemlerini eski yazıya dokundurmamışlardı:
Biri Atatürk, öteki İnönü!
Bunlar oyuncu değildiler, inkılapçıydılar!
Em. Tümg. Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar Ve
Anekdotlarla Atatürk
Sayfa Başına Dön
Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları'nın
zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönüyormuş.
Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve
karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı
yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama
düzenlemişler. Ankara garından başlayarak şehre
doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükümet
ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve
halk, gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına
katılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmış.
Meclis binasının önüne gelinmiş, Gazi bakmış ki
alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol
almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş:
"Cemaat" halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine
gidilecek, onun "yüksek maneviyatının yardımıyla"
kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek,
sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacak.
Gazi.
- Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış
kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin
hakkını ben evliyalara kaptırmam! Deyip doğruca
meclis binasına sapmış.
Ata bu olayı anlatırken sözüne şunu da kattı
idi:
- Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını
inciten yersiz ve davranış gözüyle bakmış
olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek
gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı"
olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.
Sayfa Başına Dön
Atatürk sağ iken,
Büyük İslam Kongrelerinden birine bizde çağrılmıştık.
Kongre Mekke'de toplanacaktı. Atatürk'ün bir delege göndermeye
razı olup olmayacağını merak ediyorduk.
Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek
kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları
da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden
geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe
nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on
milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere
de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?
Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi
biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini
zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir.
Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:
- Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türksün ve Müslümansın
Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman
milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak
için Mekke'ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa
bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin
Edip Servet Tör, Mekke'ye şapka ile girdi. Müslüman
delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna
kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında,
Kemalist Türkiye’yi efendice temsil etti.
Atatürk Denizinden Damlalar, Behçet Kemal Çağlar,
Sayfa 245 |