ADD KEŞAN ŞUBESİ
 
 
  ANILARLA ATATÜRK
 

  

 ANA SAYFA

Büyük Nutuk
Şubeden Duyurular
Çalışmalarımız
Eğitim Bursu
Atatürk Albümü
Fotolarla Şubemiz
Keşan Fotoğrafları
Atatürk'ün Hayatı Devrim Tarihi
Atatürk Diyor ki
Anılarla Atatürk
Gizli Mektup
Neler Dediler
Yerel Basından

 

Atatürk'ü Ağlatan Köylü
Millete Güveni
Millet Adamıydı
Doğuşundaki Fevkaladelik
Bu Milletvekili Ayrımcılığını Hiç Beğenmedim
Devlet İmkanlarını Amacına Uygun Kullanma
Şef Asker mi, Sivil mi Olmalı ?
Bayrağa Saygı
Bayrağa Saygı
Zafere İnanıyordu
Geçmiş Olsun
Laiklik
Atatürk ve Dil Reformu
Sakarya Savaşından Dönüş
Mekke'ye Şapkayla Gideceksin

ATATÜRK’Ü AĞLATAN KÖYLÜ

İnebolu’dan Kastamonu‘ya geliyoruz. Bütün Kastamonu halkı, kışlanın ilerisine toplanmış. Büyük Gazi’nin 24 saat evvelki şapka hakkında söylediği nutuk Kastamonu da ilk defa olumlu şekilde etkisini göstermiş. Başta Kastamonu Valisi Fatin (Sabık Bursa Milletvekili Fatin Güvendiren) olduğu halde, bütün memurlar, öğretmenler beyaz şapka giymişler. Ata, Kastamonu’ya gelirken çarşaflı peçeli kadın öğretmenler karşılamıştı. Şimdi bu kadın öğretmenler, peçelerini açmışlar... Yol boyunca beyazlı, yeşilli carlı Kastamonu şehir ve köy kadınları dizilmişler. Genç ihtiyar, kadın erkek, çocuk, (yaşa!.. Varol!..) diye çığırıyorlar. Bu sesler Ilgaz’ın eteklerinde akisler yaparak yükseliyor. Yükseliyor ve ta ileride Kastamonu kalesine çarparak sanki Kastamonu’nun heyecanının sesli bir ifadesi gibi tekrar akis yaparak etrafa dağılıyor.
- Yaşa!.. Varol!..
Gazi, manzaranın ihtişamına daha fazla dayanamadı. Otomobilinden indi, henüz iki adım atmamıştı ki, yolun iki tarafını dolduran ve tarlalara taşan ak çemberli, gök peştamallı Türk anaları Ata’nın etrafını sararak ayaklarına kapandılar.
- Ah paşacığımız... Sana yıllarca sırtımızda gülle taşıdık . Seni dünya gözüyle gösteren rabbimize hamd-ü şükr olsun. Andımız vardı. Ayağını öpecektik!..
Atatürk... Altın saçlı, keskin bakışlı Atatürk mendilini gözlerine kapadı. Devirler yaratan, devletlerin sırtını yere getiren Atatürk... Bir büyük kumandan. Bir dahi... Bir kurtarıcı ağlıyordu. Göz yaşları, kahraman Türk kadınlarını üzerine damlıyordu.

Zeki Cemal Bakıçelebioğlu, Banoğlu, Age, S: 410 - 411

Sayfa Başına Dön

MİLLETE GÜVENİ

Bir gün Müslüman memleketlerden birinde (Mısır'da) bağımsızlık davası için çalışan liderlerden biri, Mustafa Kemal'i görmeye gelmişti, kendisine;

- Bizim hareketin de başına geçmek istemez misiniz ? diye sordu.

Olabilecek bir şey değildi ama, insan yoklamalarını pek seven Mustafa Kemal;

- Yarım milyonun bu uğurda ölür mü ? diye sordu.

Adamcağız yüzüme baka kaldı:

- Fakat paşa hasretleri yarım milyonun ölmesine ne lüzum var ? Başımızda siz olacaksınız ya... dedi.

- Benimle olmaz, beyefendi hazretleri, yalnız benimle olmaz. Ne zaman halkınızın yarım milyonu ölmeye karar verirse o vakit gelip beni ararsınız.


Rıfkı Atay, Çankaya

Sayfa Başına Dön

MİLLET ADAMIYDI

Milli mücadelenin buhranlı günlerinde, Ankara civarında yaptığı bir gezintiden dönerken, yolda sarıklı bir hocaya rast gelmişti. Konuşurken, üstlerinden geçen uçağı göstererek, sordu :

- Hocam, bu uçak nasıl uçuyor?

- Ne bileyim ben?... Öğretmediler ki bize?

- Peki, sen ne bilirsin?"

- Ne mi bilirim? Bu uçağa bin dersin, binerim, oradan kendini aşağı at, dersin atarım... İşte ben bunu bildirdim ama, bunu da senden öğrendim, paşam !

Mustafa kemal, bu söz üzerine,

- Var ol hocam!... Ama, şunu da bil ki, bende senin gibiyim... Bende, milletin hiç bir arzusunu, hiç bir isteğini, hayatım pahasına da olsa, yapmamazlık edemem!..."

Nükte ve Fıkralarla Atatürk sh 73-74

Sayfa Başına Dön

DOĞUŞUNDAKİ FEVKALADELİK

Atatürk kendisini insan üstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. Çocukluk arkadaşı Nuri Conker'in sert şakalarını büyük bir neşeyle dinler ve hepimizin önünde tekrarlattırırdı.

Bir gün sofrada ismini zikretmek istemediğim bir zat :

- Paşam, demişti. Kimbilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. Kimbilir, ne harikulade hatıralarınız vardır. Atatürk güldü ve Nuri Conker'e döndü:

- Nuri, anlatsana!.. dedi.

Nuri Bey her vakitki şakacı diliyle:

- Bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, cevabını verdi. Deminki suali soran zat, lafın bu yolu almasından fena halde ürktü. Suali ortaya attığına bin kere pişman oldu:

- Aman efendimiz... diyecek oldu. Atatürk hemen sözünü kesti:

Bana insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız.doğuşumdaki tek fevkaladelik, Türk olarak dünyaya gelmemdir.

Banoğlu, Age, s. 220

Sayfa Başına Dön

BU MİLLETVEKİLLİĞİ AYRICALIĞINI HİÇ BEĞENMEDİM

Atatürk bir sabah Florya’dan Dolmabahçe sarayına dönüyor. Yeşilköy istasyonunun önünden geçerken birdenbire otomobili durduruyor ve başyaver’e:

- Sorunuz, tren var mı? Diye emir veriyor.

O sırada tren hemen hareket etmek üzeredir, hep birlikte otomobilden inip yanındakilerle trene biniyor. Karar ani verildiği ve tatbik edildiği için bu trene biniş hemen kimsenin nazarı dikkatini çekmiyor. Bir müddet sonra, her şeyden habersiz olan kondüktör ata’nın bulunduğu kompartımana geliyor. Kafileyi görünce çekilmek istiyor. Ata hemen sesleniyor;

- Vazifeni yap! (yanındakileri göstererek) bu efendilere niçin bilet sormuyorsun?

Yanındakiler cevap verirler.

- Paşam biz mebusuz. Tren bileti almayız. Parasız seyahat ederiz.

Ata hayretle:

- Bu imtiyazı hiç beğenmedim, der. Çok ayıp ve acayip bir kaide. Çok güzel halkçılık!

Ali Kılıç

Sayfa Başına Dön

DEVLET İMKANLARINI AMACINA UYGUN KULLANMA

Sivas Kongresi sonrası, Heyeti Temsiliye’nin Ankara’ya gelmesi kararlaştırıldıktan sonra Mustafa Kemal ve Hüseyin Rauf beraberlerindekilerle Ankara’ya geldiklerinde Keçiören yolu üzerindeki Ziraat Mektebi’ne misafir edilmişlerdi. Daha sonra Mustafa Kemal, Ankara istasyonundaki Gar Müdürlüğü binasına yerleşti. Burası hem evi, hem çalışma yeriydi.

O tarihlerde Ankara vilayetinin şehir merkezi kale ve onun hemen çevresi idi. Keçiören, Etlik, Dikmen, Ayrancı’da bağ evleri vardı. Bunlar arasında Çankaya'da papazın bağı olarak adlandırılan iki katlı ev Mustafa Kemal’e armağan edildi ve o da evi Ordu’ya devrederek evin adı Ordu Köşkü oldu. İki katlı binaya 1924’de ilaveler yapıldı fakat bina ısıtılamıyor idi. Zafer, inkılaplar, cumhuriyet, dünyanın üzerimizde toplanan gözleri, Mustafa Kemal’in müstesna şahsiyeti, mütevazı de olsa yeni bir devlet başkanlığı konutunu zorunlu kılıyordu.

Mustafa Kemal yeri kendi seçti, kayalar düzenlendi, dış cephe pembe rengin hakimiyetinde, içerde yeşilin her tonu ile ve planın esası Mustafa Kemal’in olan yapı 1932’de tamamlandı ve aynı yılın haziran ayında da taşınıldı.

Pembe Köşk'ün döşenmesi için bütçede pek mütevazı para vardı. Gazi, gerekli olanı şahsi imkanları ile karşılama kararı aldı ve kendisine tavsiye edilen o günlerde Beyoğlu İstiklal Caddesinde bir Türk’ün açtığı dekorasyon mağazası sahibi Selahattin Refik Beyi Ankara’ya davet etti. Binayı gezdirdi, arzularını açıkladı ve kendisinden teklif istedi.

Kısa süre sonra kendisine sunulan tasarıyı inceledi, muhatabı konuyu gerçekten biliyordu ve anladı ki, kendisini tanıyanlarca da uyarılmıştı. Buna rağmen teklifleri hazırlayanları kırmadan ülkenin mütevazı imkanlarını izah edebilmiş olmanın rahatlığı içinde feragatler istedi. O sırada ata’nın yanında olan Ankara Belediye Başkanı Asaf İlbay Bey Ata’nın şu açıklamasını kaydeder.

- “Biliyorsunuz burası Cumhurbaşkanlığı Köşkü... Mülkiyeti devletin... Benden sonra buraya meclisin veya belki milletin doğrudan seçeceği zatlar gelecek. Bu eşyaların parasını benim şahsen verdiğimi sizler biliyorsunuz ama, yarın bunu bilmeyenler içinde yanlış hükümler veren olmaz mı? Memlekete en zaruri hizmetlerin yapılamadığı bütçe darlığı içinde israf yapıldığını düşünenler bulunmaz mı? Bir endişem de karar mevkiinde olanların şahsi arzularını devlete yükleme mevzuunda beni emsal göstermelidir. Bunu hiç istemem.”

Sonra Selahattin Refik Bey’e döner:

- “Şahsi imkanların olsa bile, böyle mekânlara asgari masraflarla rahat ve zevkli tefrişi tercih etme tercihindeyim. Beni anlıyorsunuz zannederim.” der.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

Sayfa Başına Dön

ŞEF ASKER Mİ SİVİL Mİ OLMALI?

Çankaya akşamlarından biri. Bazen Atatürk soruyor, bazen de Atatürk’e soruyorlar. O’ na diyorlar ki:

- Şef asker mi, sivil mi olmalı? Cevap veriyor:

- Şef, şef olmalı. İster sivil, ister asker.

Bu cevabı ile “şef”liğin rütbede ve elbisede değil, ruhta ve kafa yapısında olduğu hakikatini veciz surette belirtmiş oluyor.

Nükte Ve Fıkralarla Atatürk, Niyazi Ahmet Banoğlu

Sayfa Başına Dön

BAYRAĞA SAYGI

Atatürk bu engin insanlık duygusu ile milletlerin istiklâli prensibine olan gönülden saygı ve bağlılığını İzmir’e girdiği sırada da göstermişti... O’na İzmir’de Karşıyaka’da bir ev hazırlanmıştı ki, bu evde işgal esnasında yunan kralı Konstantin de kalmıştı... Evin sahibinin oğlu ile hazırlıkta çalışanların bazı yakın akrabası Yunanistan’da esir bulunuyorlardı; işgal esnasında, bütün Türkler gibi çok ıstırap çekmişlerdi; içlerinden yaralıydılar ve yunanlılardan öç almak ateşiyle yanıp tutuşuyorlardı. Bu duyguların etkisi altında evin dış merdiveninin üzerine, muzaffer başkomutanının basıp geçmesi için, ipek bir düşman bayrağı sermişlerdi...

Atatürk yere serili bayrağın önünde durmuştu; etrafında bulunan kadın-erkek İzmirliler, kendisini içeriye girmeye davet ediyor, gözleri yaşlarla dolu:

“Buyurunuz, geçiniz, bizim öcümüzü yerine getiriniz. Yabancı kral bu evden içeri, bizim bayrağımıza basarak girmişti; siz lütfedin, bu karşılıkla o lekeyi silin. Burası bizim şehrimizdir, bu ev sizin evinizdir, bu hak sizindir” diye yalvarıyorlardı.

Hiçbir durumda benliğini ve sağduyusunu kaybetmeyen civanmert insan; kendilerine en tatlı bakış ve sesi ile:

“O, geçmişte hata etmiş; bir milletin istiklalinin timsali olan bayrak çiğnenmez, ben onun hatasını tekrar edemem,” cevabını vermişti ve ancak bayrağı yerden kaldırttıktan sonra beyaz mermerlere basarak içeri girmişti...

Hasan Rıza Soyak; Atatürk’ten Hatıralar, s. 136

Sayfa Başına Dön

BAYRAĞA SAYGI

30 Ağustos sabahı, Mustafa Kemal muharebe sahasında dolaşıyordu. Etraf binlerce düşman cesetleri ve birbiri üzerine yığılmış yüzlerce topçu hayvanı, terkedilmiş silah, top ve cephane dolu idi...

Atatürk şöyle söylendi:

- “Bu manzara insanlığı utandırabilir! Fakat meşru müdafaamız için buna mecbur olduk. Türkler, başka milletlerin vatanında böyle bir harekete teşebbüs etmezler."

Ganimetlerin arasında yırtılmış ve terkedilmiş bir de yunan bayrağı gören başkumandan eli ile kaldırılmasını işaret ederek;

- “Bir milletin istiklâl alametidir, düşman da olsa hürmet etmek lazımdır, kaldırıp topun üzerine koyunuz."

Sait Arif Terzioğlu, İnsancıl Atatürk

Sayfa Başına Dön

ZAFERE İNANIYORDU

Yaşanılan şartlar ne olursa olsun, istiklal ve hürriyet için açıkça ifadesi şart gayeleri, devlet literatürüne o soktu. Sakarya Zaferi öncesinde düşman toplarının Polatlı’dan duyulduğu ve devlet merkezinin Ankara’dan Kayseri’ye taşınması hazırlıklarının yapıldığı buhran günlerinde Tekalif-i Milliye adı altında vatandaşın nesi var nesi yoksa yüzde kırkına el koyarken verilen senetlere;

"Zaferden sonra aynen iade" tabirini Maliye Vekili Hasan Bey "zaferin elde edilmesi halinde" şeklinde değiştirmek isteyince, yerinden fırlamış;

- "Ne demek zaferin elde edilmesi halinde... Zafer elbette elde edilecek, şüphe mi ediyorsun? " diye bağırmıştı.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

Sayfa Başına Dön

GEÇMİŞ OLSUN

Karşısında kim olursa olsun, milleti ve devletinin haysiyet ve itibarını alakadar eden mevzularda seremoniyi aşarak hakikatleri ders verir gibi konuşmak yiğitliği Atatürk’le devlet literatürüne girmiştir. 4 Ekim 1933’de Dolmabahçe Sarayı’nda, İstanbul’a gelen Yugoslavya Kralı II. Aleksandr ile Kraliçe Mary’yi kabul etmiş, aynı akşam şereflerine ziyafet vermişti. Baş başa kaldıklarında Yugoslav Kralı:

- “Size bir hakikati anlatmak isterim. 1919’da İngilizler, Ege sahillerinizin işgali için Yunanlılardan evvel bana müracaat ettiler. Çok cazip teklifler de yaptılar. Fakat ben reddettim. Ekselansınızı tanıdıktan sonra bu kararımın doğruluğunu bir daha anladım.” dedi.

Başkası olsa ne yapardı? Teşekkür ederdi değil mi?

Hayır!.. Yugoslav Kralı cümlesini tamamlayıp cevap bekler gibi tavır alınca, Atatürk ayağa kalktı, bunun üzerine kral da kalkmıştı. Ona bir iki adım attı ve dudaklarında kendisine çok yakışan anlamlı tebessümü ile elini uzattı:

- “Geçmiş olsun majeste...” dedi.

Çünkü Mustafa Kemal’in, kendisine İstanbul Rumları şivesi ile Kosti dediği Yunan Kralı Konstantin, ordusu denize döküldükten sonra taç ve tahtını kaybetmişti.

Atatürk ile devlet hayatımızda yaşanılan günü düşünme ve nabza göre şerbet verme illetinden kurtulunmuştur.

Cemal Kutay, Atatürk Olmasaydı

Sayfa Başına Dön

LAİKLİK

İlk Melis’te bir gün lâiklik söz konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal Paşa o gün Meclis'e başkanlık ediyordu. Meclis'in tanınmış din alimlerinden bir vatandaş kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla:

- Arkadaşlar, bir lâikliktir gidiyor. Affedersiniz, ben bu lâikliğin manasını anlamıyorum.

Diye söze başlarken riyaset makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamamış, oturduğu yerden eline kürsüye vurarak:

- Adam olmak demektir hocam, adam olmak!

Diye hoca efendinin sualini cevaplandırmıştır.

Kılıç, Ali, Atatürk’ü Anmak Kitabından, S.253

Sayfa Başına Dön

ATATÜRK VE DİL REFORMU

"Harf komisyonunun son kararlarını Ankara’dan İstanbul’a getirip Dolmabahçe Sarayı'nın denize karşı aydınlık çalışma odasında Atatürk’e anlattığım günü dün gibi hatırlıyorum. Büyük güçlük Osmanlıca’daki yabancı kelimelerin bütün söyleniş hususiyetlerine göre harfler ve işaretler aramakta direnen arkadaşlarla, biz Türkçeciler arasında idi. Türkçe kelimelere lüzum olmayan harf ve işaretleri istemiyorduk. Böylece dilde kalacak yabancı kelimelerinde de, git gide söyleniş hususiyetlerini kaybederek Türkçeleşmesini sağlamak istiyorduk. Bize göre yazı, dil meselesine dahil edilecekti. Yeni yazı, yalnız Arap yazısı dediğimiz eski yazının değil, Osmanlıca’nın da tasfiye edilmesi demekti.

Atatürk karşı tarafın tekliflerini gözden geçirdi.

- Biz bunları halka ve çocuklara nasıl öğretebiliriz? Bu da eskisi kadar güç...

Sonra:

- Yeni yazının eskisi yerine geçmesi için müddet olarak ne düşündünüz diye sordu?

Müddet arkadaşlardan azına göre beş, bir haylisine göre onbeş yıl olmalıydı. İlk zamanları okullarda iki yazıyı da öğretecektik. Gazeteler birkaç fıkrayı yeni yazı ile dizdirmekten başlayarak, yavaş yavaş arttıracaklar ve mühletin sonunda bütün gazeteyi yeni yazı ile dizdireceklerdi:

- Farz edelim on beşinci yılda gazetelerde yarım sütun Arapça yazı kaldı. Ne olacak biliyor musunuz? Herkes o yarım sütunu okuyacak. Bir harp, bir buhran, bir şey çıktı mı bizim yazı da Enver’inkine dönecek.

Enver Paşa'nın daha fazla imla inkılabı diyebileceğimiz denemesi birinci dünya harbi olur olmaz suya düşmüştü:

- Ya üç ayda yapabiliriz, ya hiçbir zaman... dedi.

Buna bende şaştım doğrusu. Üç ayda bir millete yazı değiştirtmek! Bunu da başarabilecek miydi?

Mevsim sıcaktı. Bir akşam kendisini Sarayburnu'nda bir halk eğlencesine, Büyükada'da bir baloya davet etmişlerdi. Sarayburnu bahçesindeki büyük halk kalabalığını gördükten biraz sonra:

- Bana bir defter veriniz dedi.

Galiba garsonlardan birinin küçük cep defterini aldı ve bir şeyler yazmaya koyuldu. Bir aralık beni yanına çağırarak:

- Bir defa gözden geçir. Bunları sana okutacağım dedi. Latin harfleri ile ilk Türkçe yazı idi.

Diktatörler halk kalabalığından korkar. Rast gelenin katıldığı kalabalık, polis için en şüpheli meçhuldür. Atatürk, halkın kendinde yalnız, kendi iyiliğini ve yükselişini isteyen bir kahraman gözüktüğüne inanan bir inkılapçı idi. Halk kalabalıklarında kendi asıl kuvvetini görürdü. Ara sıra:

- Halka giderim demekten ne kastettiğini o akşam da anladım. Halk yazı inkılabı müjdesini çılgınca alkışlıyordu. Çünkü bu inkılabı halk için ve halk adına yaptığını halka anlatabiliyordu.

Nitekim daha sonra Büyükada'ya gitmiştik. Kıyıdan bahçeye çıkınca, orta binadan tuvaletli hanımlar, fraklı ve smokinli efendiler kendisini karşılamak üzere ilerledikleri sırada bana eğildi:

- Çocuk dedi, orada yaptığımızı burada yapamazdık.

O bir saray Tanzimatçısı değildi.

Sonra Anadolu'ya köylere çıktı. Bir kara tahta üzerinde yeni yazının ilk derslerini verdi ve üç ayda yaptı.

Ne kadar haklıymış büyük inkılapçı! Eğer Onbeş yıl fikri yürüseydi eski yazı hemen hemen demokrasiye kadar sürecekti ve hiç şüphesiz Türkçe ezandan önce yeni yazı tarihe karışacaktı. Birçoklarımız yazıda eski alışkanlıklarımıza bağlı kaldık. Artık hiç eski yazı bilen kalmayıncaya kadar, dairelerde biri resmi biri hususi iki yazı yanyana devam etti. İki kişi vardı ki yeni yazı başladığı günden sonra kalemlerini eski yazıya dokundurmamışlardı:

Biri Atatürk, öteki İnönü!

Bunlar oyuncu değildiler, inkılapçıydılar!

Em. Tümg. Muzaffer Erendil, İlginç Olaylar Ve Anekdotlarla Atatürk

Sayfa Başına Dön

SAKARYA SAVAŞI’NDAN DÖNÜŞ

Sakarya Meydan Savaşı Türk Orduları'nın zaferi ile sona ermiş, Gazi Ankara'ya dönüyormuş. Yirmi gün geceli gündüzlü büyük bir endişe ve karamsarlık içinde yaşayan Ankaralılar, düşmanı yenen ordunun başkomutanına törenli bir karşılama düzenlemişler. Ankara garından başlayarak şehre doğru yolun iki yakasında sıra ile dizilen hükümet ve meclis üyeleri, memurlar, öğrenciler, esnaf ve halk, gazi geçtikçe alkış tutuyorlar ve arkasına katılarak büyük bir alay halinde ilerliyorlarmış.

Meclis binasının önüne gelinmiş, Gazi bakmış ki alayın başında bulunanlar yukarıya doğru yol almakta. Meğer bu tören şöyle düzenlenmiş: "Cemaat" halinde Hacı Bayram Veli'nin türbesine gidilecek, onun "yüksek maneviyatının yardımıyla" kazanılan bu büyük zafer için orada dua edilecek, sonra Meclis'e dönülerek nutuklar okunacak.

Gazi.

- Öyle şey olmaz, yurt toprağını karış karış kanını akıtarak ve canını vererek savunan Mehmetçiğin hakkını ben evliyalara kaptırmam! Deyip doğruca meclis binasına sapmış.

Ata bu olayı anlatırken sözüne şunu da kattı idi:

- Kimileri benim bu davranışıma kamunun inancını inciten yersiz ve davranış gözüyle bakmış olabilirler; ama ben, hele yurdun savunmasında, güvenilecek gücün evliyaların, yatırların "maneviyatı" olmayacağını hatırlatmayı artık zorunlu bulmuştum.

Sayfa Başına Dön

MEKKE'YE ŞAPKAYLA GİRECEKSİN

Atatürk sağ iken, Büyük İslam Kongrelerinden birine bizde çağrılmıştık. Kongre Mekke'de toplanacaktı. Atatürk'ün bir delege göndermeye razı olup olmayacağını merak ediyorduk.

Hiç tereddütsüz karar verdi. Türklüğünden kibir denecek kadar gurur duyan büyük adam, milleti ile aynı dinden olanları da gerilik ve kölelikten kurtulmuş görmek için elinden geleni yapmak istemiştir. Müslümanlık yeniden şereflendikçe nasıl Türklerin bundan manevi bir hissesi olacaksa, on milyonlarca Müslüman ya geri, ya köle kaldıkça bundan Türklere de bir utanç payı düşmemek ihtimali var mıydı?

Biliyordu ki Mekke'ye şapka ile gidilemez. Fakat daha iyi biliyordu ki başlık ve kıyafet değiştirmekle din değiştireceğini zanneden bir cemiyette ne gerilik, ne de kölelikten sıyrılabilir. Milletvekillerinden Edip Servet Tör'ü çağırdı:

- Mekke'ye gidip beni temsil edeceksin, dedi. Türksün ve Müslümansın Türklük, Müslümanlığın öncüsü ve kılavuzudur. Müslüman milletleri medenileşmekten alıkoyan batıl itikatları yıkmak için Mekke'ye şapka ile gireceksin. Kara taassup seni parçalamağa bile kalksa, başını vereceksin, fakat eğilmeyeceksin

Edip Servet Tör, Mekke'ye şapka ile girdi. Müslüman delegelerinin en fazla itibarlısı o idi. Kongrenin sonuna kadar, Mustafa Kemal mucizesine hayranlık duyan heyetler arasında, Kemalist Türkiye’yi efendice temsil etti.

Atatürk Denizinden Damlalar, Behçet Kemal Çağlar, Sayfa 245

 

ANA SAYFA

  Sayfa Başına Dön
  Görüş ve önerilerinizi addkesan@ttmail.com adresine yazabilirsiniz